Komedi dizisi “Türk Malı”nın senaristi ve yönetmeni Tayfun Güneyer: “Türkiye’de dizilerde hep ‘sımsıcak’ aileler var. Ama Erman Kuzu gibi halis odun babaların sayısı da hayli çok. Biz onları anlatarak şaşırttık ve başarılı oldu

Pelin ÇiNi/MiLLiYET

Abiye-Erman Kuzu çiftinin salonundayız. Tüm eşyalar bitpazarından. Ortama ikinci el dükkanların o kendine has kokusu hakim. Yemek masasının üzerinde içinde ödenmeyi bekleyen faturaların biriktirildiği Kocaman bir cam çanak, büfenin camındaysa evin kızı Melodi’nin bir sürü çocukluk fotoğrafı var. Anneanne ve dedelerin evlerinde görmeye alıştığımız çevirmeli telefon, kırık dökük tavla, eski tip televizyon... Her detay düşünülmüş. Derken Abiye-Erman Kuzu’nun yaratıcısı, yani Show TV’deki “Türk Malı” dizisinin senaristi ve yönetmeni Tayfun Güneyer geliyor. Dizinin kalbinin attığı meşhur kanepeye oturup konuşmaya başlıyoruz.

“Türk Malı’nı yazarken Türkiye’nin en iğrenç ailesini yaratmayı amaçladım” demişsiniz. Neden? Çünkü bir anti-aile dizisi yapmak istedim. Üstelik bu çok da riskli bir işti, yapımcılardan da oyunculardan da “Bu tutmaz. Boşuna uğraşma” diyen çok oldu. Ama ben insanların böyle bir şey görmek istediklerini biliyordum, vazgeçmedim. Zaten televizyonculukta risk almazsanız başarılı olamazsınız. Türk seyircisi dedelerin ve anneannelerin olduğu, düzgün anne ve babaların terbiyeli, cici çocuklarıyla yaşadıkları “sımsıcak” aile dizilerine alışık. Bugüne kadar karşılarına Kuzular gibi bir aile portresi çıkmamış. Onları şaşırtmak istedim. Dizinin başarılı olmasının nedeni de bu. Türkiye’de ailelerin ciddi bir kısmı Kuzular gibi. Abiye Kuzu gibi kalkınamamış ama bunun için deli olan, Erman Kuzu gibi halis odun babalar ve tüm gün internette gezen, ağzını gevşete gevşete konuşan çocuklar var.

Erman Kuzu ve Abiye Kuzu’yu yaratırken aklınızda Binnur Kaya ile Şafak Sezer’in isimleri var mıydı? Ben senaryoyu asla bir oyuncuyu düşünerek yazmıyorum çünkü o oyuncularla bir araya gelmemden aylar önce yazıyor oluyorum. Ama oyuncular belli olduktan sonra senaryonun üzerinden mutlaka bir kez daha geçiyorum. Binnur’la da Şafak’la da anlaştıktan sonra bir hafta boyunca eve kapandım ve senaryonun birinci bölümünü yeniden yazdım. Abiye’nin meşhur “mikemmel” lafını Binnur sette kendiliğinden buldu

Neleri değiştirdiniz? Daha uzun diyaloglar koydum. Binnur ve Şafak gibi ekleyerek, karakterin gelişiminde katkıda bulunarak oynayan oyuncularla çalışınca rahatlıkla senaryoya uzun tiratlar, büyük laflar koyabiliyorsunuz. Çünkü izleniyor, seyirci sıkılmadan her mimiğinde ve hareketinde başka bir şey buluyor. Biz her bölümde senaryonun neredeyse yüzde 40’ını sette beraber yazıyoruz. insanın evde tek başına kahve içip duvara bakarak yazması başka, yarattığı karakterlerin ete kemiğe bürünmüş hallerinin yanında yazması başka. Bir de ben sahneler bittikten sonra kesmiyorum, akıtmaya devam ediyorum. Oyuncular da o anki duyguları neyse devam ediyorlar. Yani doğaçlama yapıyorlar. Bugüne kadar çok komik bulunan birçok şeyi o doğaçlama anlarında bulduk. Binnur’un meşhur omzunu sallaya sallaya gülme hareketini, “mikemmel” lafını, Şafak’a inme inmesini... Kısacası senaryoyu yazarken onlardan aldığım ipuçlarıyla ilerliyorum çünkü Şafak da Binnur da sette işleri bitince oynadıkları karakterleri kıyafet gibi çıkarıp dolaba asan tipler değiller. Aksine Abiye ve Erman Kuzu’yu hayatlarına da taşıyorlar.

“Mikemmel”i öğrenmiş olduk. Ama dillere dolanan diğer lafları nereden buluyorsunuz? “Moda insanın kendine yapışanı giymesidir”, “Ne kadan?”, “Aşkın kaşı yoktur” gibi... Senaryolarımda karakterlere kendilerine has, seyircinin onları sevmesini kolaylaştıracak özellikler vermeye dikkat ediyorum. Abiye’nin lafları da onun özelliği. Abiye Kuzu çok konuşan, fikirlerini ve isteklerini anlatabilmek için örnekler veren ama çok cahil bir kadın. Derdini anlatmak için “Hatta, ne demişler?” diye lafa giriyor ve bir atasözünü deforme ediyor. Bu deforme edilecek atasözü de bana yazma aşamasında geliyor. Çalışma masamda beş-altı cilt atasözü ve deyimler sözlüğü var. Diyelim ki Abiye’nin derdi sabretmekle ilgili, açıyorum sözlüğü göz gezdiriyorum. Derken pat diye ortaya “Sabreden derviş muradını yermiş” lafı çıkıyor.

Tam da bu yüzden Türkçeyi bozmakla eleştiriliyorsunuz. Eleştirilmeye bayılıyorum çünkü takip edildiğimi gösteriyor. Bu televizyonculuk anlamında başarılı olduğum anlamına gelir ama dil bozma konusu en kıllandığım mesele. Herhalde çakacak yer bulamadılar, “Bari buradan çakalım” dediler. Diziyi HD kalitesinde çekiyoruz, iyi reji yapıyorum, oyunculuklar ortada ve 110 dakika boyunca seyirciyi sıkmadan güldürebiliyorum. Buralarda açık bulamayınca da dili bozuyor diye bir şey attılar ortaya. Attıkları gibi de tuzağa düştüler çünkü benim yaptığım şey Aziz Nesin’in, Ferhan Şensoy’un, Nejat Uygur’un yaptığı şeyle aynı. Türkçenin ne kadar zengin bir dil olduğunun farkındayız ve bu zenginlikten mizah yaratıyoruz. Onları da eleştiriyorlar mı? Anti-”Canım Ailem”, anti-”Bizimkiler” ve anti-”Süper Baba”yı çekiyoruz

Bir eleştiri de dizinin “Married with Children”a (“Evli ve Çocuklu”) fazla benzediği yönünde. Bu eleştiriyi de saçma buluyorum. Sırf aydınlatma tonu benziyor ya da iki ailenin de iki çocuğu var diye diziler aynı deniyor. “Türk Malı” ile “Evli ve Çocuklu”nun benzer bir noktası var: ikisi de anti-aile dizileri. “Evli ve Çocuklu” anti-“Cosby Show” olarak piyasaya çıkmış. Biz de anti-“Canım Ailem”, anti-“Bizimkiler”, anti-“Süper Baba”yı çekiyoruz. Ama o kadar. Yoksa “Türk Malı”nda geçen hiçbir macerayı başka bir dizide bulamazsınız. Anlattıklarım da yüzde 100 Türk. Ancak bir Türk ailesinin başına gelebilecek, Türklere has durumları yazıyorum. Aksini ispatlasınlar, bu işi bırakırım.

“Beynimi şeffaf bir duvarla ikiye böldüm; yarısı ‘Türk Malı’na, yarısı ‘Adanalı’ya ait” Hem “Adanalı” hem de “Türk Malı” dizilerini yazıyorsunuz. Farklı türde iki diziyi aynı anda yazmanın zorlukları neler? Ekstra bir zorluğu yok çünkü ben beynimi şeffaf bir duvarla ortadan ikiye böldüm. Dizilerin tarzları farklı ama benzer noktaları var. Karakterlerin konuşma tarzları, diyaloglar ve komedi anlayışı benziyor. Aynı anneden doğan iki çocuk gibi onlar.

Çok yoğun bir temponuz olsa gerek. Her akşam mutlaka yazıyor musunuz? Sekiz aydır her akşam düzenli bir şekilde yazıyorum, aksi halde yetiştiremem. Avantajım, konuştuğum hızla yazabilmem. insanlar ben yazarken klavyenin üzerinde parmaklarımı göremediklerini söylerler. Ama senaryo yazma işi sadece klavye başına geçildiğinde olan bir şey değil. Uyurken, spor yaparken, televizyon izlerken de gözlemlemeye devam edersiniz. Aklınıza bir şey gelirse kaydeder, onun üzerinde düşünürsünüz. Sekiz-dokuz adet kayıt cihazım var. Her an hazırlıklıyım. Tempo konusunda da şunu söyleyeyim: Kendimi gereksiz yere yormuyorum, spor yapıyorum, dengeli besleniyorum ve uykuma dikkat ediyorum. işin mental yorgunluğu ise başarılı olduğumu, beğenildiğimi hissettiğim zaman uçup gidiyor. (TelevizyonGazetesi.com)